arşiv

‘Edebiyat’ kategorisi için arşiv

Tohum

Salı, 19 Haz 2018 yorum yok

Ekran Resmi 2018-06-20 11.04.29

Usul usul kaldırdı başını ihtiyar adam. Oturduğu eski ahşap sandalyenin arkasına dayandı. Kırlaşmış sakalı ve kar düşmüş saçlarının aydınlattığı yüzüne renk veren, mavi gözlerini, kendisine çaresizlik içerisinde bakan delikanlının gözlerine dikti.

Yine mi olmadı evlat dedi.
Dudaklarının kenarında bir acı gülümseme belirdi, delikanlının; Dışarıdan bakıldığında hayatı hafife aldığını düşündüren ama sahibinin canını yakan bir gülümseme….
Yine başaramamıştı. Olmadı, olmuyor dedi umutsuzca. Bu kaçıncı deneme, hep yenilgi hep yenilgi… Yine başaramadım.
ihtiyar derin bir nefes aldı, gözlerini, gözlerinden daha mavi olan denize çevirdi.
Bilir misin uzak diyarların birinde bir ağaç türü vardır. Çiftçilerin ev yapımı için kullandıkları sağlam bir ağaç. Dalları göğe uzanan, heybetli çevresindeki canlılara ev sahipliği yapan uzun bir ağaç türü…
Bu ağacın tohumunu ekenler bir yıl boyunca gübresini verirler ve sularlar. Bir yılın sonunda tohum yeşermez. Sonra bir yıl daha gübre ve su verilir tohuma, sonuç aynı. Sonra bir yıl daha ve bir yıl daha ve bir yıl daha… 5 yılın sonunda tohum çatlar, tomurcuklanan bitki, bir mevsimde bir çam ağacının kırk yılda ulaşamadığı yüksekliğe ulaşır.
Hayatta böyledir bazı tohumlar çabuk çatlar ve yavaş büyür bazıları ise zor çatlar ancak kısa sürede göğü tutar.
Ben olsam sabrederdim. Ama hayat senin hayatın. Bu senin seçimin. İstersen suyunu verme, bırak tohumu kendi haline…

Şimdi, ihtiyarın mavi gözleri başını ellerinin arasına almış, denizden gelen tatlı rüzgarla saçları dağılan genç adamın üzerindeydi.
Umut ve sabırla çatlayacak tohumu seyrediyordu.

Fotoğraf: Alan Kahler

Tuhaf Bir Bir Yolculuk Hikayesi…

Çarşamba, 05 Ara 2012 yorum yok

Ne kadar önce başlamıştı, yeni kıtaya yolculuğu, hatırlamıyordu. Çünkü artık zamanı hissetmiyordu. Tek hissettiği acı idi, saf acı… Bacağına aldığı darbe ile gelen acı pencereden süzülen bahar güneşinin aydınlattığı kavruk yüzüne, dalga dalga yayıldı. Esmer elleri ile sıkıca kavradığı kurşun gibi ağır yükü,  omurgasının sağ yanını toprağa çekiyordu. Ölüm beni çağıyor kelimeleri döküldü dudaklarından.

Burada herkesin durumu aynıydı.  Ama en çok yüreğini kadınlar ve çocukların hali burkuyordu. Kundaktaki bebeği ile kesif kalabalığın içindeki anne, gözleri ile merhamet dileniyordu. Ama kimden, nereden? Yer Lal. Gök Lal… Sonra bir ihtiyar inlemesi  duyuldu. Belki de yorgun bir beden, artık pes edip bir ileri bir geri yalpalanmaya dayanamamıştı.

Kara gözleri pencereden, uzaklara, baharın boyadığı mavi gök yüzüne takıldı. Daldı gitti. Oysa yolculuk için ferahlık derlerdi. Umut derlerdi. Hele bir kıtadan başka bir kıtaya oluyorsa… Yutkundu, göz bebekleri küçüldü, bayılacağını hissetti. Onu bu donuk halinden kurtaran derin, tok bir ses oldu. “Altunizade”  Uyuşmuş, darbe almış ve artık hissetmediği ayağı ile kalabalığın içerisinden topallaya kurtulmaya çalıştı. En son laptop çantasını çekti ki; az kalsın metrobüsün kapısına sıkışacaktı. Düşen kulaklığını tekrar kulağına taktı.İstasyonun ilerisindeki söğüt ağacındaki sercelere ve mavi gökyüzüne bir de çıktığı metrobüse baktı. Radyoda “Batsın bu dünya” çalıyordu. Dudaklarında muzip bir gülümseme….